Prof. Dr. Şenol Babuşçu’dan bankalar için kritik uyarı: İleride daha büyük sıkıntılar yaşamak zorunda kalırız

prof dr senol babuscudan bankalar icin kritik uyari ileride daha buyuk sikintilar yasamak zorunda kaliriz sCR7ZH8w

Başkent Üniversitesi Finans ve Bankacılık Bölüm Başkanı Prof. Dr. Şenol Babuşçu, bankaların takipteki kredi sorununun daha da büyüyeceğini vurgulayarak, “Mali yapısı zora düşen bankalar, başta küçülme olmak üzere çeşitli çözüm arayışlarına girmek zorunda kalabilirler” uyarısı yaptı.

Sorunun kangren haline gelmeden çözüme kavuşturulmasının önemli olduğuna dikkat çeken Babuşçu, “Pandemi krizinin tüm yükü dar gelirli vatandaşa ve bankaların üzerine kaldı” dedi. Prof. Dr. Şenol Babuşçu ile bankacılık sektörünü konuştuk.

– Özellikle Haziran ayında normalleşme ile birlikte ciddi bir kredi genişlemesine gidildi. Sizce, kredi genişlemesinin yansıması ne olacak?

Pandemi sonrası bankaların kredi büyümesini hızlandırmaları için çeşitli zorlayıcı uygulamalar devreye sokuldu. Bu nedenle bankalar her ne kadar kredi taleplerinin risklilik seviyesine ilişkin görüş oluştursalar da, kredi kararlarında bu görüşleri önemli ölçüde dikkate alamadılar. Yapılan bu düzenlemeler şöyledir:

Bunlardan birincisi Aktif Rasyosu. BDDK tarafından yapılan bu düzenleme, bankaların topladıkları kaynakların öncelikle kredilere yönlendirilmesini sağlamaya yönelik bir zorunluluk getiren rasyo idi. Rasyoyu tutturmak için bankalar apar topar kredi kullandırmaya başladılar.

Düzenleme, rasyoyu tutturamayan bankalara yüksek cezalar öngörmekteydi. Nitekim rasyoyu tutturamayan bankalar yüksek cezalar ödemek zorunda kaldılar. Bu kapsamda, bankaların kredi verirken bu rasyoyu tutturmak zorunluluğu nedeni ile çok riskli gördüğü ve uygulamada aslında kredilendirmeyeceği müşterilerini de kredilendirdiği bilinmektedir.

İkinci düzenleme ise zorunlu karşılık oranlarının ve getirilerinin kredi artışına bağlanması idi. Yüksek kredi artışı sağlayamayan bankalar Merkez Bankasına daha fazla zorunlu karşılık yatıracak ve zorunlu karşılıklardan daha düşük getiri elde edeceklerdi. Bu durum yeterince kredi artışı sağlayamayan bankalara rekabetin yüksek olduğu bankacılık sektöründe ciddi maliyet getirdi ve dezavantaj yarattı. Bu iki düzenleme bankaların rasyonel araştırmalar yapmadan kredi kullandırılmasına neden olduğu gibi başka yan etki de yarattı. Kamu bankalarının pazar paylarının artması sunucunu getirdi.

Kredilerin müşteri grupların göre rakamsal artışına bakıldığında, tüm kredi gruplarında 2020 yılı başından itibaren yukarı yönlü trend izlenmektedir.

Özellikle pandemi döneminde bireysel ve KOBİ kredilerinde yüksek bir artış hız izlenmektedir. Bu gelişmelerin yansımalarından birisi de bankacılık sektöründe en büyük bankalar sıralamasındaki ciddi değişimdir.

Kamu bankaları 2000 Kasım – 2001 Şubat krizleri sonrasında ciddi anlamda finansal yapılanma sonucu pazar payı küçülmüş ve asli görevlerine dönme yolunda önemli adımlar atmıştır. Son yıllarda ise kamu bankalarının özellikle de 2020 yılında görülmemiş bir hızla sektör payını başta kredi olmak üzere mevduat ve aktif büyüklüğünde artırmaya başladığı ve bunu devam ettirdiği görülmektedir.

Bankaların sermaye sahipliği açısından 2020 yılı 9 aylık dönemdeki kredi artış oranlarına bakıldığında, kamu bankaların ciddi düzeyde artış gösterdiği görülmektedir. Kamu bankalarının kredilerindeki artış oranında özellikle 2020 yılı dikkat çekicidir. Diğer banka gruplarındaki artışların önemli kısmı Aktif Rasyosu ve benzeri yasal zorlamalar nedeniyle olduğu rahatlıkla ifade edilebilir. Bu artışın sonucu doğal olarak sektör paylarına yansımıştır.

Kredi genişlemesinin bir diğer yansıması, sektörün kötüleşen kredi portföyünün kalitesi sonucu zaten sorun olarak görünen takipteki kredi rasyosunun daha da artacağıdır. Bu artışın etkisinin sadece bankalara olmayacağı açıktır. Ekonominin en önemli sektörünün yaşayacağı sorun tüm ekonomiyi ilgilendirecektir. Mali yapısı zora düşen bankalar, başta küçülme olmak üzere çeşitli çözüm arayışlarına girmek zorunda kalabilirler.

ŞİRKETLER KREDİ ALAMAYABİLİR

– Sorunlu krediler konusunda ciddi uyarılar söz konusu, bankaların takipteki alacakları yüzde 4 seviyesini aşmış görünüyor. Sizce bu noktada ne tür sıkıntılarla karşılaşılacak?

Bir bankanın aktif kalitesi denildiğinde ilk bakılan gösterge “Takipteki Krediler/Toplam Krediler” rasyosudur. Sektörün en büyük 7 bankasının bu rasyosu ciddi seviyedir. Bu sorunun çözülebilmesinin sadece bankaların inisiyatifinde olduğunu düşünmüyorum. Nitekim bir taraftan aktif rasyosu tarzı düzenlemeler, bir taraftan zorunlu karşılık oranlarında, gözetim ve denetim otoritesi tarafından konulan kredi büyüme oranlarını reel olarak yakalayamayan bankalara daha yüksek zorunlu karşılık uygulayarak cezalandırıcı uygulamalar yapılması, sektörün kredi verirken uyguladığı risk hassasiyeti seviyesini zorunlu olarak aşağıya çekmiştir. Bu da doğal olarak zaman içinde takipteki kredi rasyosuna yansımaktadır.

2021 yılında bu sorunlara birkaç sorun daha eklenecektir. Nitekim BDDK’nin önce mart ayında çıkardığı daha sonra da geçtiğimiz günlerde hem uygulamanın son tarihini uzattığı hem de ilave düzenlemeler getirdiği Karar, bankacılık sektörünün finansal tablolarının yıl sonunda belli ölçüde iyi görünmesini sağlamakla birlikte, sorunların katlanarak gelecek yıla ötelenmesine yol açacaktır. Aslında takip oranlarını biz bankaların bağımsız denetimden geçmiş finansal tablolarından çıkarmaktayız. Ancak bu oranların çeşitli nedenlerle gerçek yüzünü göremiyoruz. Aslında oranlar bu seviyenin oldukça üzerinde.

Çünkü: Yoğun şekilde kredilerde uygulanan yeniden yapılandırmalar (aynı müşteri için 4, 5 hatta 6. kez yapılandırmalar). Pandemi sürecinde işletmeleri desteklemek amacıyla verilen kredilerin üretime gitmek yerine mevcut kredilerin anapara/faiz ödemelerinde yaşanan gecikmeleri temizlemek için kullanılmış olması. Finansal tabloların asıl durumu yansıtmıyor olmasının bir diğer nedeni, özellikle BDDK’nin Mart ayında kredi gösterimine ilişkin yapmış olduğu düzenlemenin etkisidir. Ödemelerinde gecike yaşanan kredilerde takibe aktarım süresinde bekleme 90 günden 180 güne çıkarılmıştır. Bu da aslında sorunlu kredinin canlı kredi gibi finansal tablolarda görünmesine neden olmaktadır. Bir diğer uygulama ise şudur: Daha önce, takip hesaplarında iken yapılandırılan ve bir süre sonra yakın izleme alınan kredilerin ödemesinde 30 günden fazla gecikme olması durumunda bu krediler tekrar takip hesaplarına alınmakta idi. Yapılan düzenleme ile bu uygulama değiştirildi. Yapılandırmadan bir süre sonra yakın izleme hesaplarına aktarılan bu tip kredilerin geri ödemelerinde sorun yaşansa bile yakın izleme hesaplarında kalmaları sağlanmıştır. Aslında sorunlu özellikte ve ödenmeyen krediler canlı kredi gibi banka bilançolarında izlenecektir.

Başka bir detay düzenleme de yine takip hesaplarında izlenmesi gereken kredi hacmini muhasebesel olarak düşük göstermeye yöneliktir. Takip hesaplarında yapılandırılan krediler 1 yıl boyunca yapılandırma sonrasında takip hesaplarında izlenip, iyi hal durumunda yakın izlemeye alınırken, düzenleme ile bekleme süresi 6 aya indirildi. Bu kapsamda aslında hala riski büyük olan kredilerin takipte görünmesi yerine yakın izlemede yer almasına fırsat verildi.

Takip açısından bakıldığında toplam krediler içinde hacim olarak payı az olmakla birlikte oransal olarak KOBİ kredilerindeki takip oranı dikkat çekmektedir.

Şimdi tabii bu rakamlar 2020 yılının 3. çeyreğine ait rakamlar. Yıl sonu rakamlarının bu seviyelerde olacağını düşünmekteyim. BDDK’nın hem sorunlu kredilerin takip hesaplarında izlenmeye başlanma süresini uzatması hem de yukarıda detaylarını belirttiğim bu konuya ilişkin yapılan diğer düzenlemelerin geçerlilik süresi Haziran 2021’de bitecek. Eğer yeni bir düzenleme daha gelmez ise biz belli ölçülerde sektörün kredi portföyünün kalitesini, riskliliğini ve sıkıntılarını daha net görmeye başlayabileceğiz.

Bankacılık sektörünün üzerindeki tüm bu yükler, bankaların faaliyetlerinin 2021 yılında sürdürülmesinde tabii ki zorluklara yol açabilir. Normal koşullarda kredi verilebilecek müşteriler, belki de önümüzdeki yıl kredi kullanamayacak. Çünkü yasal düzenlemeler çerçevesinde bankaların verecekleri krediler özkaynakları ile ilişkilendirilmiş durumda. Müşterinin ödeme gücü ne kadar iyi olursa olsun, eğer banka mevcut özkaynağı ile üstlenebileceği risk kapasitesini doldurmuş ise, istese de yeni müşterileri yeterince kredilendiremeyebilir. Bu da bir diğer sıkıntı olarak karşımıza çıkabilecek senaryolar arasında.

Pandeminin hız kesmemesi durumunda sadece ülke içi değil ülke dışlından yansıyacak sıkıntılar da olabilecektir. Bankalar belki yurtdışından borçlanmada geçmişteki kadar rahat olamayacaklar. Bu da kaynak bulmada sıkıntı demektir.

Mevduat dışı kaynak yaratabilecek alanlar belli. Menkul kıymet ihracı bunlardan birisi. Ancak menkul kıymet ihracı yoluyla da normal piyasa koşullarında yeterince kaynak sağlanamadığı dikkate alınırsa, 2021 için bu enstrümanın sağlayacağı bir katkı çok fazla olmayacaktır.

Mevduat tarafında ise, enflasyon ve faizlerdeki dalgalanma, mevduat müşterisinde yabancı para mevduata yönelme şeklinde etkisini göstermektedir. Mevduat müşterisi çok çabuk aksiyon alabilmekte ve hemen yabancı paraya tasarruflarını çevirebilmektedir. Nitekim Haziran 2020 dışında yıl boyunca yabancı para mevduatın toplam mevduat içindeki payı yüzde 50’nin üzerine gerçekleşmiştir.

340 MİLYAR TL’LİK SORUNLU KREDİ

– Sizce şu anda Türkiye’deki bankaların bilançoları ne durumda gerçekten korkulacak bir durum söz konusu mu? Kaynak ihtiyacı nasıl karşılanacak?

Bilançolar korkulacak durumda değil ama sorunları çözmek yerine ötelemeye devam edersek ileride daha büyük sıkıntılar yaşamak zorunda kalırız. 2020 Eylül ayı sonu itibariyle bankacılık sektöründe görünen takipteki alacaklar yaklaşık 160 milyar TL ve kredilere oranı yüzde 4’ler civarında. Ama bir de görünmeyen tutar var. Nitekim, ödemelerde aksaması bulunan, yeniden yapılandırılan, takipteki alacaklara atmadan bekletilen 360 milyar TL civarında bir tutar var. İkinci grup krediler dediğimiz (yakın izlemedeki krediler) kredi rakamının benim iyimser tahminlerime göre en az yarısı ödenmeyecek. 160 milyar TL takipteki alacakların üzerine bu rakamı da eklersek toplam takipteki alacak tutarı 340 milyar TL’ye ulaşır. Bu tutara ayrılan karşılık 90 milyar TL civarında olacaktır. Kalan 250 milyar TL’nin karşılık ayrılması yani zarar yazılması gerekiyor.

Bu durum bankaları özkaynak sorunu ile karşı karşıya getirir. Çünkü bankacılık sektörünün özkaynakları 540 milyar TL . Biraz önce bahsettiğim nedenlerle, karşılık ayrılıp 250 milyar TL zarar yazılırsa özkaynaklar yaklaşık yarı yarıya azalarak 290 milyar TL civarına iner. Bankacılık sektörü bu durumda ciddi özkaynak sorunu yaşar ve “sermaye yeterliliği” sorunu ortaya çıkar. Sermaye Yeterliliği Oranları yasal sınırın altına düşer. Banka sahiplerinin bankalarına ilave sermaye koyması gerekir.

Takipteki kredi sorununun asıl durumu ile yüzleşilmeli, gerçek resme göre çözümlere başlanmalıdır.

SORUNUN KANGREN HALİNE GELMEDEN ÇÖZÜLMELİ

– Takipteki kredi sorununu büyütmek yerine çözmek için önümüzdeki dönemde hangi adımlar atılmalı?

Temerrüt durumundaki kredilerin tahsilatı için çaba harcanmalı. Daha sonra bu krediler incelenerek: Ödeme konusunda ümit vaat edenler yapılandırılmalı/ yeni ödeme planına bağlanmalıdır.

Ümit vaat etmeyenlerden Varlık Yönetim Şirketlerine satılabilecek olanlar satılmalıdır. Hiç çözüm üretilmeyenler için ise aktiften silme gerçekleştirilmelidir. Bu sürecin en önemli etkilerinden birisi de bankalara sermaye güçlendirmesinin gerekecek olmasıdır.

Sektörün Eylül 2020 sonu özkaynak rakamı yaklaşık 540 milyar TL, Pasif içindeki payı yüzde 9,7. 3. 4. ve 5. grupta yer alan krediler için ayrılan karşılık tutarı Eylül 2020 tarihi itibariyle yaklaşık 90 milyar TL’dir.

Görülüyor ki sorunun kangren haline gelmeden çözüme kavuşturulması çok önemlidir.

Hatırlanmalıdır ki, geçmişte hem Merkez Bankası’ndan Hazine’nin kullandığı kısa vadeli avans uygulaması ile hem de kamu bankalarında yaratılan görev zararlarının 2000 Kasım-2001 Şubat krizlerinin temel nedenleri olduğu konusudur.

Teknolojik gelişmelerin bankacılık sektörüne maliyet etkisi sektör karlılığını olumsuz etkileyecektir.

2021 yılı içinde bir diğer önemli konu teknolojik gelişmelerin sektöre yansımasının daha net görülecek olmasıdır. Pandemi süreci tüm sektörlerde olduğu gibi bankacılık sektöründe de gelecek on yıllarda yapılması planlanan çok sayıda değişimin aylarla bazen de günlerle ifade edilecek sürelerde gerçekleştirilmiş olmasıdır. Mesai süreleri kısaldı, fiziken şube ve genel müdürlükte çalışan sayıları azaldı, evden çalışma sistemi çok hızlı devreye girdi. Müşteriler salgının da etkilemesi ile banka personeli ile yüz yüze gelmek yerine daha yoğun teknolojiyi kullanmayı tercih ettiler. Dolayısı ile yüksek maliyetli teknoloji, bilgi güvenliği yatırımları kısa sürece bankalar tarafından yapıldı.

İş yapış biçimleri değişti. Daha da değişecek. Organizasyon olarak bankalar küçülüyor. Şube sayıları, çalışan sayıları azalıyor.

2015-09.2020 arasındaki dönemde; şube sayısında yüzde 10, çalışan sayısında da yüzde 7 civarında azalma olmuştur. Şube sayısındaki azalmasının hızlı olmasının sebebi, müşteriye ulaşımda teknolojinin çok daha hızlı kullanılmaya başlanılmasıdır. Önümüzdeki yıllarda da şube ve çalışan sayısında azalışın devam edeceğini düşünmekteyim.

PANDEMİNİN YÜKÜ DAR GELİRLİYE VE BANKALARIN ÜZERİNE KALDI

– Peki ne yapılmalı?

Bankaların asıl işlevlerini yerine getirmeleri sağlanmalıdır.

Bir diğer önemli husus, bankaların gerçek fonksiyonlarını yerine getirmelerine izin verilmelidir. Bankaların görevi ekonomideki sorunlara çözüm üretmek olarak görülmemelidir. Bankaların temel görevleri bellidir.

Mayıs-Ağustos döneminde uygulanan negatif faiz politikası ile tasarruf sahipleri zarara uğratıldı. Aynı dönemde bankalara Aktif Rasyosu zoruyla düşük faizli kredi kullandırıldı. Böylece tasarruf sahiplerinden kredi müşterilerine rant aktarımı yapıldı.

Ekonomideki sorunların bir kısmı para politikası, orta ve uzun vadeli olarak da maliye politikaları kullanılarak çözüme yönelik adımların devlet tarafından atılması gerekliliğidir.

Çünkü bankalar ticari işletmeler olup, halktan topladığı parayı yine halka ödünç veren mekanizmanın dişlileridir. Bankaların ekonomideki birey ve işletmelere kullandırdığı kaynaklar kendisine at olmayıp, yine halktan geri vermek sözü ile topladığı ödünçlerdir. Bankaların kredinin faizini silmesi, anaparasını almaması gibi bir alternatif sistemin özüne aykırıdır. Bu tür beklentiler bankacılık sektörünün giderek çözülemez sorunların içine girmesine ve çözümsüz sorunların ortasında kalmasına yol açar.

“Dünya ülkeleri pandemi nedeni ile vatandaşa parasal desteği direkt verdi. Ülkemizde ise bankalara ucuz kredi verdirildi. Kredilerle destekleme banka bilançolarını bozdu. Doğru kişilere ve amacına ulaşmadı. Pandemi krizinin tüm yükü dar gelirli vatandaşa ve bankaların üzerine kaldı.”

BUZDAĞININ GÖRÜNMEYEN YÜZÜ

– Türk bankaları şu andaki krizi aşabilecek durumda mı, bankaların zayıf yanları neler?

Bugünkü durumda, ciddi bir takipteki kredi sorunu var. Aynı zamanda buzdağının görünmeyen yüzü olan, canlı kredi gibi görünüp, aslında ödenmeme durumu söz konusu olan krediler var.

Bir diğer sıkıntı bankaların bilançolarındaki vade uyumsuzluğunun yarattığı sorunlardır. Şöyle ki: bankacılık sektörünün en önemli kaynağı olan mevduatın ortalama vadesi 32 gün civarında iken, bunları kullandırdığı kredinin ortalama vadesi ise 2,5-3 yıldır.

Bu ne anlama geliyor. Borcunuz var. Ortalama her 32 günde bir mevduatın vadesi doluyor. Vade bitiminde piyasa faizi ne ise o faizle yeniden borcunuzu fiyatlamanız gerekiyor.

Diğer taraftan daha önceden aldığınız bu borcu 3 yıl vadeli kredi olarak fiyatladınız ve kullandırdınız. 3 yıl boyunca faiz geliriniz en başta belirlediğiniz ne ise o faiz üzerinden olacak. Yani borcunuzun maliyeti 32 günde bir piyasa gelişmelerine göre değişirken, alacağınızın getirisi 3 yıl boyunca sabit kalıyor.

Peki bunun sonucu ne olur? En güncel örnekle yanıt verelim. Bankalar bu yıl içinde Mayıs, Haziran, Temmuz aylarında yüzde 7-8 mevduat faizi ile kaynak toplayıp, bunu yüzde 9-10 faizle kredi olarak verdi. Merkez Bankası’nın son iki toplantısında alınan kararlarla yükselen faizler sonucu bugün mevduat faizi yüzde 18 civarında. Peki bankaların kredi gelirlerine esas oran kaç? yüzde 10. Aradaki farka faiz zararı diyoruz. Sebebi: bankacılık sektörünün borçları ile alacakları arasındaki vade farkı.

Bir diğer konu, 2020 yılında yaşanan pandemi sonucu bankaların hızla ve zorunlu olarak değişen iş yapış biçimleri teknolojiye kısa sürede yüksek tutarlarda yatım yapılmasını gerektirdi. Bu yatırımlar 2021 yılında da devam edecek. Peki bu faaliyetlerin sonucu bankalar nasıl etkilenir? Faiz dışı gider artışı, karın düşüşü şeklinde etkilenecektir.

Aslında yukarıda saydığım her konu netice olarak bankanın karlılığının azalmasına neden olmaktadır. Ancak söz konusu olan sadece karlılıktaki azalma değildir. Çünkü kar, özkaynakları destekleyen bir alt kalem konumundadır. Bankaların özkaynak kalemini hayati bir organ olan kalbe benzetebiliriz. Kalbiniz ne kadar güçlü ise, vücudunuzu o kadar iyi, sağlıklı ve uzun soluklu taşır. Diğer organları besler. Aynı şekilde bir bankanın özkaynakları da bankanın kalbi gibidir. Ne kadar güçlü özkaynağı var ise, hemen hemen tüm bankacılık faaliyetleri dolaylı-dolaysız bir şekilde özkaynaklarla yasal olarak ilişkilendirilmiştir. Bu ise bankaların faaliyetlerinde rahat hareket etmelerine, karlı alanlara girmelerine, üstlendikleri görevleri hakkıyla yerine getirmelerine olanak sağlar. Aksi halde, zayıf, cılız kalbi zayıf insan performansı gibi bir performans gösterirler.

Dolayısı ile bankaların karlılığına, diğer işletmelerin karlılığına bakıldığı gibi bakılırsa yanlış yapılır. Kar, elde edilen kazanç özelliğinden önce bankaların özkaynaklarını destekleyerek, faaliyetlerini artırmalarını sağlayan temel unsurlardan biridir. Çünkü, sermaye artırımı çok kısa aralıklarla yapılabilecek bir eylem değildir. Ancak kar, bir anlamda bankanın kendi faaliyetleri sonucu elde ettiği katma değeri tekrar kaynak olarak kullanması niteliğini taşımaktadır.

SÖYLEM YERİNE EYLEM GEREKİYOR

– Merkez Bankası Para Politikası Kurulu son toplantısında faizi yüzde 17 seviyesine çıkardı. Merkez Bankası rezervlerinin eksiye indiği bir dönemde piyasaları rahatlatmak ve yatırım çekmek için tek başına faiz silahı yeterli olacak mı?

Önce faiz artışına bakmak gerekir. Normal koşullarda faizlerin geçtiğimiz günlerdeki seviyelerine inmiş olması, aslında piyasa gerekleri doğrultusunda olmadı. Bunu hepimiz biliyoruz.

Söylem yerine eylem gerekiyor. Ekonomi yönetimindeki değişiklik denilince son gelişmeler çerçevesinde bakan ve merkez bankası başkanı değişiklikleri ön planda. Ancak ülkelerin kurumsal yapısı içinde kişilerden daha çok kurumsal yapılar ve iş yapış biçimleri ön plandadır. Bu kapsamda aslında yöneticiler genel sistem ve kurallar bütünü içinde en iyiyi yapmaya çalışırlar. Dolayısı ile kişi değişikliklerinden çok uygulanan ve uygulanacak politikalar önemlidir.

Merkez Bankası Başkanı’nın son dönemdeki söylemleri daha çok ulvi ve genel çerçeveyi ifade etmektedir.

Ülkede çoğu kişinin bu zamana kadar hiç ilgilenmediği Merkez Bankası rezervlerinin eksi olduğunu ülkede çok kişi bilmektedir. Ancak negatif rezervin nasıl ve hangi vadede pozitife döndürülmesi düşünülmektedir? Sorusunun yanıtı hala net değildir. Bu kadar önemli ve ciddi bir sorunun en kısa sürede yanıtının ikna edici bir cevapla yanıtlanması gerektiği açıktır.

Uzun zamandır ertelenen hatta zaman zaman piyasa ihtiyaçlarının tersine düşürülen faizlerin yarattığı sıkışıklık ortamının sonunda kısıtlı seviyede bir faiz artırımını yakın zamanda gördük. Bunlar bankacılık sektörünü daha da zora sokmaktadır. Çünkü özellikle ülkemizde bankalar kısa vadeli kaynak toplayıp, bunları orta ve uzun vadeli alanlara ödünç vermektedir. Bu durum basit olarak bankaların borçları ile alacakları arasında çok ciddi vade farkı oluşmasına neden olmaktadır.

Kısa vadeli borç, uzun vadeli alacak profilinin, ilk planda likidite, hemen devamında faiz zararına yol açması kaçınılmazdır. 2020 yılının önemli bölümünde kısa vadeli mevduatla finanse edilen orta ve uzun vadeli düşük faizli kredilerin faizleri önümüzdeki yıl ve kredi vadesi boyunca değişmeyecek, ancak mevduat faizi her vade bitiminde ki genellikle 32 günlük sürelerle faizi yeniden ve daha yüksek seviyede belirlenecektir. Daha önce de ifade ettiğim üzere şimdiden bankalar bu durum nedeni ile faiz zararı yazmaya başlamıştır.

Ancak her şeye rağmen Aralık 2019-Ekim 2020 dönemine ilişkin mevduatın TL – yabancı para (YP) dağılımına bakıldığında YP mevduatın toplam mevduat içindeki payının haziran ayı hariç hep yüzde 50’nin üzerinde olduğu, Ekim 2020’de de yılın en yüksek oranına ulaştığı görülmektedir. Aslında DTH’na uygulanan faizlerin çok düşük olması, yakın zamana kadar döviz alışlarında uygulanan T+1 (vade uygulaması) kısıtlamalarının etkili olmadığını, tasarruf sahibinin esas olarak paranın alım gücündeki değişime odaklandığı görülmektedir.

Bu çerçevede, sadece faiz artırımları ile tasarruf sahiplerinin birikimlerini ulusal paraya çevirmelerini beklemek çok doğru olmayacaktır. Tasarruf sahibi belirsizliği sevmemekte, gelecekte sürprizlerle karşılaşma ihtimalini de çok ciddiye alarak hareket etmektedir.

YÜK SADECE BANKALAR VE TCMB’NİN SIRTINA YÜKLENEMEZ

– Başka atılması gereken adımlar nelerdir?

Tabii ki başka atılması gereken adımlar var. Ekonominin yükünü sadece bankalar ve TCMB’nin sırtına yükleyemeyiz. Sistemi bir bütün olarak değerlendirmek gerekir. Bankalar işin bir boyutudur. Onlar zaten üstlerine düşen görevi fazlasıyla yerine getirmektedirler. Ekonomideki temel sorunların başında üretim ve istihdam durumu gelmektedir. Kısa vadede tabii ki bu konuların gerçekleştirilmesi mümkün değildir. Ancak planlamak ve başlamak işin yarısı diyebiliriz. Üretim için devletin yatırım ortamı sağlaması gerekir. Amaç: istihdam, üretim, ekonomiye katkı olmalı.

MAL VE HİZMET ÜRETİMİ ARTMALI

– Türkiye’nin son dönemlerde düzenli olarak kur atağı ile karşı karşıya kalıyor, bu ataklar ne kadar sürer bir öngörünüz var mı, kur şokları yaşanmaması için atılması gereken adımlar neleridir?

Bir şeye çok ihtiyacınız varsa, onun fiyatı sizi çok yakından ilgilendirir. Ülke ekonomisi oalrak neye ne fazla ihtiyacımız var? Dışarıdan gelecek yabancı kaynağa. Neden peki: Üretip dışarıya sattığımızdan daha fazlasını dışarıdan alıp tüketiyoruz. Bu ne demektir. Örnek: Üretim yurtdışına satışlardan 100$ elde ettik. Yurtdışından almamız gereken mal ve hizmetler var. Almak için ne kadar paraya ihtiyacımız car: 150 dolar. Fark nedir? – 50 dolar. Bu bir ihtiyaç. Bu ihtiyacı nasıl ve nereden buluruz? Dış borçlanma, Ülkedeki varlıkların yabancıya satışı, Borsaya gelen yabancı yatırıcı gibi kanallarla bunu temin edebilirsiniz. Ancak buradaki konu yabancı paraya duyulan olmazsa olmaz ihtiyaçtır.

Durum tam tersi olsa idi. 150 dolarlık malı üretip, yurtdışına satsaydınız, bunun 100 dolarını ihtiyacınız olan mal ve hizmetin dışarıdan alımında kullansa idiniz, derdiniz şu olurdu? Elimde fazladan ülke olarak 50 dolar var. En iyi nerede değerlendirebilirim.

Sözün özü: Temel konu mal ve hizmet üretimimizi artırmak, bu kanalla güçlü ekonomi ve güçlü ulusal para yaratmak. İşsizlik gibi bir sorununuz da kalmaz doğal olarak bu ortamda. Orta ve uzun vadede başka çıkış yolu yoktur. Nokta.

– Enflasyon Merkez Bankası’nın hedefinin hayli üzerinde, gelecek dönemlerde enflasyonda nasıl bir seyir bekliyorsunuz?

Merkez Bankası’nın açıkladığı enflasyon hedefi, geleceğe ilişkin beklentileri yönlendirmeye yarayan bir göstergedir. Eğer ekonomi içindeki taraflar, Merkez Bankası’na güveniyorsa, geleceğe ilişkin söylemlerine de güvenir, piyasadaki hareketlerinde bunu baz alır. Örneğin: Maaş artışı beklentisini buna göre belirler, kiraya vereceği evi varsa, kirasını buna göre belirler vb. Eğer güvenmiyorsa, açıklanan enflasyon hedefinin üzerinde piyasada mal ve hizmet fiyatlamaları gerçekleşir. Bu da gerçekleşen enflasyon ile hedef enflasyon arasında farka yol açar.

Nitekim, piyasalara gelecekle ilgili sinyal ve yön vermesi beklenen TCMB’nin enflasyon hedefi ile gerçekleşen enflasyon oranlarına bakıldığında 2005 yılından itibaren daima gerçekleşen enflasyonun hedeflenen oranın üzerinde gerçeklemiştir. Bu durum TCMB’nin güvenilirliğinin sorgulanmasına yol açabilmektedir.

HUKUKA GÜVEN ŞART

– Peki temel sorun piyasalara güven ise, ne yapılmalıdır?

Konuya büyük pencereden bakmak gerekir: 1- insanlar mal varlıklarının güvende olduğundan emin olmalı. Hukuka güven. 2- İnsanlar tasarruflarının alım gücünde azalma olmayacağına emin olmalı. Düşük enflasyon ve faizle telafi edilebilir alım gücü kaybı. 3- Söylemlerle, eylemlerin örtüştüğü bir piyasa ve kurumsal yapılar. Başta devlet kurumları ve gözetim ve denetim otoriteleri olmak üzere, yatırımcı ve piyasası el üstünde tutan. Ona gözü gibi bakan ve koruyan siyasi ortam. Gerisi kendiliğinden gelecektir.

TUTTURULMAYAN HEDEFLER İÇİN HESAP VERİLMELİ

– Şu anda Türkiye’nin en can yakıcı sorunları nelerdir? Acil atılması gereken adımlar hangileri?

Kısaca: Hukuka güven, devlete güven, piyasalara güven. Sonrasında da piyasanın ihtiyacına yönelik atılması gereken adımların şeffaflıkla atılması, geçmişte TCMB’nin enflasyon hedeflemesinde yaptığı gibi, tutturamadığı hedefler için piyasaya hesap verme adına gerekçeleri ile birlikte açıklama yapma gerekliliği.

Ne kadar çok şeffaflık ve paylaşılan doğru bilgi, o kadar güvenilirlik diyebiliriz.

Ülkede kimse kimseye aslında rakip değil. Hepimiz aynı amaçlar doğrultusunda çalışıyoruz. Bireysel değil, toplumsal bakmalı. Toplumun kazandığı ortamda, toplumu oluşturan bireyler de kazanıyor demektir.

İŞSİZLİKTE ARTIŞ SÜRECEK

– Enflasyon, işsizlik, büyüme, faiz ve döviz kurunu da düşündüğümüzde gelecekte nasıl bir grafikle karşılaşacağız. Vatandaşı nasıl bir dönem bekliyor?

Gelecekle ilgili tahminler yapabilmek için orta ve uzun vadeli planlara bakmamız gerekir. Ancak biz ülkenin orta ve uzun vadeli planlarını yapan kurumlarını işlevsiz hale gelirdik, yok ettik. Devlet Planlama Teşkilatı bunların başında geliyor.

Şimdi tahmin yaparken tamamen yakın tarihli davranış biçimlerine bakıp, olsa olsa mantığı ile tahmin yapacağım. Bu da ne kadar sağlıklı olur. Bilemem. 2021 yılına taşınan ekonomik sorunlar, ekonomik göstergeler üzerinde kendini olumsuz hissettirecek kuşkusuz. Bir de güvenle ilgili bir önceki soruda belirttiğim sıkıntılar var. Bunların sonuçları tamamen belirsiz bir ortama gidişimizi işaret etmekte.

Enflasyon çift yönlü, biraz talep, biraz maliyet yönlü enflasyonun etkisini gelecek yıl da devam edeceğini düşünüyorum.

Üretim artışının olmadığı yerde istihdamdan söz edemeyiz. Kaldı ki, ekonomik ortam nedeni ile faaliyetlerini azaltan, son veren işletmeler var. Bunların da istihdama olumsuz etkisi önümüzdeki yıl devam edecektir. Aslında işçi çıkarma yasağının sona ermesinden sonra da istihdam rakamları değişecektir. Bir de bu dönemde uygulanan ücretsiz izin uygulaması var.

Dolayısı ile bu uygulamalar tamamen sonuçlandıktan sonraki istihdam rakamları biraz daha düşecektir diye düşünmekteyim. Teknolojik gelişmelerle birlikte insan emeğine olan ihtiyacın azalmasının etkisini de göz ardı etmemek gerekir.

Haftalık çalışma saati zorunluluğu 45 saatten 40 saate düşürülebilir. Fazla mesai sınırlandırılabilir. Bu önlemler işsizliğin azaltılmasına katkı sağlayacaktır. İşletmelerin bu durumunun yansıması kuşkusuz büyümeye olacaktır. Önümüzdeki yıl için büyüme öngörmüyorum.

Faiz ve kurda öngörüde bulunmak oldukça zor. Ancak en genel haliyle faiz ve kur seviyesinde mevcut durumun devam edeceğini söyleyebilirim.